2
emlak

gıdıklama – Pepo Zarko

Ana Sayfa » Köşe Yazıları » gıdıklama – Pepo Zarko
Paylaş
Tarih : 23 Mayıs 2019 - 20:52

gıdıklama – Pepo Zarko

TAVUK ve ISTAKOZ…

Selam dostlarım;
Sanırım İstanbul’da ki bir dostumdan duymuştum bu anekdotu.
Diktatörün biri, dostlarıyla ‘’ülke nasıl yönetilmeli?’’ konusunda sohbet ediyor. Her biri kendine göre konuşmakta ve fikrini söylemekte. Mesela biri demokrasiden bahsederken bir başkası eşit haklardan, bir başkasıysa adaletten filan konuşuyor. Diktatör, hepsini dinler ama hiç biri kendi istediği yönetim şekli değildir. Odada bulunan hizmetçisine;
‘’Bana derhal bir tavuk getirin!!’’ diye emreder. Az sonra hizmetçi elinde tavukla salona girer ve canlı canlı tüylerini yolup tavuğu cıscıvlak bırakır. Ardından da salona salar. Diktatör;
‘’Şimdi izleyin bakalım. Bakalım nereye gidecek?’’ der konuklarına.
Tavuğun canı tüyleri yolunduğundan dolayı çok acımış hatta yanmıştır. O acıyla bir kurtuluş bir çare arar. Mesela, önce dışarı çıkmaya çalışır, fakat kapılar kapalı olduğundan çıkamaz. Zavallı tavuk. Canı hâlâ yanmakta, acısı kat ve kat artmakta fakat geçmemekte. Ne yapacağını bilmez halde salonun etrafında fırfır döner. Çünkü kendince bir çıkış aramaktadır. Sonunda yara bere içinde çareyi diktatörün bacakları arasında sığınmakta bulur. Diktatör, cebinden tavuk yemlerini çıkarır, onları tane tane tavuğa verir. Yemi bulan tavukta diktatörün bacaklarının arasından hiç ayrılmaz. Diktatör, arkadaşlarına döner;
‘’İşte’’ der. ‘’Halk dediğimiz tavuk gibidir. Tüylerini alıp yolduktan sonra bir avuç yem verin, ardınızdan ayrılmaz…’’
Sevgili dostlarım;
Öylesine günler yaşıyoruz ki, bana fi tarihinde anlatılan fıkra gibi bu anekdot, birden aklıma geldi. Gerçekten halk! Tavuk mudur? Dahası; halk nedir? Eğer Halk: ‘’bir ülkeyi oluşturan insan kitlesidir’’ diyecekseniz; o insan kitleleri, tüyleri yolunmuş tavuk mudur? Hadi biraz daha kurcalayıp şeytanın avukatlığını yapayım. Diyelim ki, tavuğun aklı yok, beyni yok, şu yok, bu yok. Peki halkı oluşturan insan kitlesi? Onlarında mı beyni yok?
Sahi; neydi insan ile hayvan arasındaki fark?
Görüyorsunuz ya dostlarım, bu sorular son günlerde hep kafamı meşgul ediyor. Hadi; dünyada ki tüm uluslardan vazgeçtim. Şöyle bir kendimize bakalım. Hem de yakın tarihimize. Gözlerinizi kapatın,rahat bir yer seçin kendinize ve yazıyı okurken, geçmişimize seyahat edin.
Deden, belki de dedenin dedesi,belki de onun da dedesi diyelim; İstiklâl Savaşı denen bir savaşta ülkenin bağımsızlığı için savaşmış. Kim bilir belki o savaşta fedakarca savaşan kadın kahramanlardan biride senin soyağacındaki kadınlardan biridir.
Yani; yok edilmek istenen bir Halk;
Adeta küllerinden doğarak;
Erkeğiyle kadınıyla hatta bazı isimsiz çocuklarıyla birlikte;
Kısaca binlerce şehidin ve gazinin;
Kanıyla, canıyla, alın teriyle ve elbet ki emeğiyle;
Şu an üzerinde özgürce yaşadığımız bu vatan toprağını kazanmış ve bizlere armağan etmiş.
Cumhuriyet kurulmuş bu topraklarda, sırf insanlar artık birilerinin emir kulu olmasın diye. Bu uğurda belki senin dedenin dedesi, hatta sülalenden herhangi bir ferdi, şehit veya gazi olmuş. Alın terini ve emeğini vermiş. Sonunda özgürlük kazanılmış.
Kimin için? Senin için, onun için, bizim için bugünkü ve yarınki nice nesiller için.
Üstelikte bin bir zorluk ve yokluk içinde.
Bir düşün! Bir hayal et!
Yıl 1922-1923, anca savaş bitmiş, çok zor şartlar altında Lozan anlaşması yapılmış ve Cumhuriyet kurulmuş (hem de meclisteki muhalefete rağmen). Ülke perişan. İnsanlar anca yaralarını sarıyor. Anca acıların farkına varabiliyor. Fakirlik had safhada. Nüfusun yarısı belki de fazlası yok! Sadece bunlar mı? Tarım yok, para yok, hayvancılık yok, fabrika yok, hastane yok, yol yok, o yok, bu yok; yok oğlu yok!Ekmek yok, ekmek!! Peki; ne yapılmış? Topyekun Seferberlik! Ha öyle tekrar savaş seferberliği filan değil ha; ekonomiden eğitime, eğitimden sağlığa, sağlıktan tarıma, hayvancılığa, sanayiye; her şeye! Bu ülke; harf, şapka, takvim, gibi sayısız devrimler yaptı. Medeni kanunlar, kadınlara seçme seçilme hakları, uygar ülkelerde insan gibi yaşanması gereken her devrimi yaptı.Hatta ve hatta; bu ülke 1930’larda kendi uçağını yaptı, kendi uçağını! Dahası ihraç bile etti! Devrimlerle gün ve gün ilerleyen ve KARMA EKONOMİ MODELİYLE o günün şartlarında dünyada parmakla gösterilen ülkelerden biri olmuş ülkemiz.
Sizce böyle bir halk; o tavuk gibi tüylerini yoldurur mu? Yo, yo. Hemen gözlerinizi açmayın. Çünkü rüyanın devamı da var…
Önce; genç yaşta dünyanın gıpta ettiği bir lideri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybettik. Ülkemizin ilk miladı bu. Akabinde 2.Dünya Savaşı. Akabinde çok partili hayat. Ve 1950 ile değişen Türkiye çehresi!!
2. Dünya Savaşından sonra dünyada bir sürü dengeler değişti. Sınırlar yeniden çizildi. Biz (bence) çok akıllı sürdürülen politikalar sayesinde savaşa girmedik. Girmediğimiz içinde sınırlarımızda bir nokta bile oynamadı. Fakat dünyada oluşan denge değişimleri, çok partili sisteme giren ülkemizi değiştirdi. Amerika Birleşik Devletleri savaş galibi olarak tüm dünyanın hayranlığını kazandı. Tabi bizimkilerin de. Oysa dünya değişiyor ve bu değişimde rollerde değişiyordu.
1939’a kadar veya savaş sonrası 1945 yılına kadar emperyalist güç olan İngiltere’nin yerini, Amerika Birleşik Devletleri aldı. Amerika; kendine has tatlı rüyalar içeren yepyeni akımlarla, kendisine lezzetli yemek olacak ülkeleri; ta o zamandan tenceresine atmaya başladı. Bunu da o kadar iyi başarıyorlardı ki o ülkelerin hiçbiri tencereye daha doğrusu koskocaman bir kazana atıldıklarının farkına bile varmadı, varamadı. Çünkü gözleri tatlı rüyalarla çoktan kapatılmıştı bile.
Hepimiz çarşıya, pazara, markete, ne bileyim kasaba, şuraya, buraya filan gideriz; ihtiyaçlarımız görmek veya akşam tencereyi pişirecek yemekleri yapmak için; değil mi? Peki; Alış-verişi yapan analarımız eşlerimiz, kardeşlerimiz, hatta beylerimiz; alış-verişi yaparken neyi göz önüne alırlar? Hiç şüphesiz, alınan malın sağlamlığına dayanırlığına vs…; eğer yiyecekse; meyvenin, etin sütün, ayçiçeğinin, zeytinyağının; şu veya bunun; taze, günlük, lezzetli gibi olmasına.
İşte tencere veya kazana atılan ülkelerde böylesine göze kestirilen ülkelerdi. Etinden, sütünden, kemiğinden hatta iliğinden bile hoyratça faydalanılacak ülkeler. Kısaca; göze kestirilen o ülkeler, yaşadıkları tatlı rüyalarla kısık ateşte öyle güzel pişiyorlardı ki, anlatılamaz. Tıpkı ıstakozlar gibi. Yine bir arkadaşım fi tarihinde bir yazı göstermiş ve anlatmıştı; ıstakozların nasıl piştiği hakkında. Gerçekten oldukça ilginç bir yazıydı.
Sevgili Dostlarım; ıstakozlar nasıl pişer, bilir misiniz?
Sosyete masalarını süsleyen ISTAKOZLAR; CANLI CANLI PİŞER!! Nasıl mı? Istakozu alın. Tencereye koyun. Ateşi sonuna kadar açın. Ne yapar ıstakoz, bilir misiniz? Bağırır, çağırır, hatta kaçmaya çalışır. Aynı ıstakozu bu sefer en kısık ateşte suya koyun. Bu sefer sesini çıkarmaz. Hatta alışır bile. Aslında yavaşça ölüyordur ıstakoz ama o ölüm o kadar tatlıdır ki, farkına bile varmaz. Sonrada zenginlerin sofrasına konur; ağalar, kodamanlar, muktedirler yesin diye. Nasıl yenildiğine gelince; parçalayarak hatta paramparça ederek sonrada bölerek yerler. Öyle midelerine indirir sosyetik muktedirler.(tıpkı Tevfik Fikret’in meşhur yiyin efendiler şiirindeki gibi)
Tencere veya kazana atılan o göze kestirilen ülkelerde lezzetli bir şekilde pişmesi için kısık ateşe atılır emperyalistlerce. Amaç bellidir! Amaç; o ülkeyi yenecek kıvama getirerek rahat bir şekilde sömürmek, bitirmek, parçalamak ve bölmek!! O kazan veya tencerelerde kısık ateşte pişen ülkelere arada soslarda verilir, yemeğe çeşni katsın diye. Aslında tıpkı ıstakozlar gibi can vermektedir o ülkeler ama iş işten geçmiştir; hiçbir şeyin farkına varmayarak.
Yemek artık pişmiş ve tabaklara konmak üzeredir artık. Tencere veya kazanda pişen o ülkeler; ne kadar bocalasa bocalasın, ne kadar çırpınırsa çırpınsın; artık nafiledir. O kadar ki tencere veya kazanda pişen ve biten o ülke, yenmesi çok güzel iştahlı görüntüler hatta lezzetler vermektedir. Artık yemek pişmiştir. Pişen yemek, tencere veya kazandan çıkarılır ve zenginlerin daha doğrusu emperyalist kapitalistlerin sofrasına güzelce servis edilir. Enfes görüntülü o yemekte kibarlıkla sol ele alınan çatal ve sağ ele alınan bıçakla; PARÇALANIR, BÖLÜNÜR, bir güzel mideye indirilir.
Tamam, tamam. Açın gözlerinizi. Hatta UYANIN!! Korkmayın sevgili dostlarım, korkmayın. Çünkü marşımız bile ‘’korkma’’ kelimesiyle başlıyor. Çünkü muhtaç olduğumuz kuvvet damarlarımızda hâlâ var. Geriyeyse sadece küllerimizden yeniden doğmak kalıyor; o kadar… (DEVAM EDECEK)

SPONSOR REKLAMLAR

BENZER HABERLER

Zeytinde Bu Hafta – ZEYTİN GÜVESİNE TEK İLAÇLAMA YETERLİ Mİ? – 1
Zeytinde Bu Hafta – ZEYTİN GÜVESİNE TEK İLAÇLAMA YETERLİ Mİ? – 1

Zeytinde Bu Hafta – ZEYTİN GÜVESİNE TEK İLAÇLAMA YETERLİ Mİ? – 1 Tahir Özgür TANER Ziraat Mühendisi Zeytin yetiştiriciliğinin en

Gıdıklama – Pepo Zarko
Gıdıklama – Pepo Zarko

Gıdıklama – Pepo Zarko BAYRAMLIK… Selam dostlar, Gündem ağır. Zıvanadan çıkmış İstanbul seçimleri, hayatın pahalılığı,emekçinin

Istakozun Günlüğü – AFORİZMALAR
Istakozun Günlüğü – AFORİZMALAR

Istakozun Günlüğü – AFORİZMALAR Recai ÇEVİK Kötülüğün harman olduğu bir ülkede, En küçük bir iyilik kahramanlık olur. ** APTALLIK,

Facebook Hesabınızla Bu Habere Yorum Yapabilirsiniz

Yorum Yap

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
reklam

KÖŞE YAZARLARI