2
emlak

Gıdıklama – “Kendim” ile “Kendi” 2 Temmuz Günleri…

Ana Sayfa » Köşe Yazıları » Gıdıklama – “Kendim” ile “Kendi” 2 Temmuz Günleri…
Paylaş
Tarih : 12 Temmuz 2019 - 16:44

Gıdıklama – “Kendim” ile “Kendi” 2 Temmuz Günleri…

Pepo Zarko

Sevgili arkadaşlar,
Aylardan Temmuz. Hava sıcak mı sıcak. Birkaç gün önce esen o güzel rüzgarımsı esinti, bugün, yerini kavurucu sıcaklara bıraktı. Haberler, önümüzdeki hafta hava sıcaklığının mevsim normallerinin 8 ila 9 derece üstünde olacağını söylüyor. Anlayacağınız o esinti sayesinde –ki eskiler poyraz diyor o esintiye- tertemiz olan Marmara’nın suları, rüzgarın esmemesi ve misafirlerin bıraktıkları çöplerle; kirlendi.
Güzelim Marmara’nın; kendisine has, insana huzur veren bir rengi var. Varda, mesele o rengi sizlere tarif edebilmekte. Hayır yani. Ressam veya resim sanatıyla alakam yok. Renklerdense hiç anlamam. (Alp ve Deniz arkadaşların kesin kulakları çınlıyordur.) Ama şöyle söyleyeyim; Marmara Denizi renk cümbüşüdür! Evet, evet. Renk cümbüşü. Mesela bazen laciverttir. Bazense duruma göre mavi. Bazen de (bana göre tabi) renkler literatüründe bile olmayan bir renk. Egzotik mi egzotik. Bambaşka yeşil-lacivert-mavi karışımı.
İşte böylesine bir renge sahip Marmara’nın güzelim denizi. İşte o muhteşem ve güzelim deniz bugün; deniz anaları, rengarenk çikolata, gofret, bisküvi ve buna benzer bir sürü malların atılmış paketleri ve bir sürü ıvır zıvır pisliklerle; anlatmaya çalıştığım o muhteşem renk cümbüşünü, tanımlayamayacağım bambaşka bir renge büründürdü.
Bana gelince; malum. Her zamanki gibi sahilde bir bankta oturmuş, hafta sonunun verdiği rehavetle Erdek güneşinin kendine has batışını seyrediyordum, akan saatlerin ardından. Gerek gezmeye gelen misafirler, gerek yazlık evleri burada olan yazlıkçılar, akıllı telefonlarını çıkarıp, kimileri dikine, kimileri yatay bir şekilde manzaranın veya manzarayla birlikte sevdiğinin fotoğrafını çekip, yaşadıkları Erdek anılarını hem paylaşıyorlar, hem de ölümsüzleştiriyorlar.
İşte. Tam bu sırada böylesine romantik düşüncelere dalmışken; oturmaz mı yanıma geçen yazıda bahsettiğim ve sonunda kovaladığım; ‘’Kendim’’. Birdenbire. Geldi. Oturdu.
Yüzsüz işte. Kaşlarımı çattım. Bakıyorum ona; ‘’niye geldin?’’ gibi. O ise yüzsüzlüğün son haddinde. Sanki beni hiç kızdırmamış gibi. Hayır yani; kızdırsa iyi. Tahrik ediyor, tahrik…
Bu arada; pişkin mi pişkin birde! Hani, ‘’suratına tükürsen, şükürler olsun bugünde yağmur yağdı’’ diyen cinsler vardır ya; aynı onlardan. Hiçbir şey yapmamış gibi, yüzüme karşı; evet, evet! Yüzüme karşı sırıtmaz mı pişmiş kelle gibi! Ben ‘’ya sabır’’ diyorum, o ise utanmadan soru sormaya kalkıyor bana; iyi mi?
‘’N’aber?’’ diyor; terbiyesizce ve ağzını yayvan, yayvan açarak. Adam sanki internette konuşuyor. Ki en kıl olduğum konuşma şeklidir böylesi. Ne demek ‘’N’aber’’? Karşında kim olursa olsun, çok samimi olduğun biri dahi olsa Türkçeyi güzel ve hakkını vererek kullanacak ve yazacaksın. ‘’NE HABER?’’ veya ‘’NASILSIN?’’ sorularına ne oldu? Sanki karşısında akranı var…
Gerçi akranımda sayılmaz değil. Doğruya doğru. Nede olsa aynı yaştayız. Onunda saçları beyaz ve tepesi kel. Benimde. Sakalı var, bembeyaz. Benimde. Ha birde taklitçi. Ben ne giyersem aynısını giyiyor. Oysa; ne güzel denize bakıp hayallere dalmış, tıpkı eski günlerde olduğu gibi kalemi defteri alıp, deli saçması mısralar karalayacağım oracıkta kendimi kandırarak; ama nerdeee? Bir bakıyorum; gelmiş yanıma, beni kızdırmaya. Anlayacağınız cevap vermedim ‘’kendim’’ e. Amma; durur mu o?
‘’Ne o? Dalmışsın öyle. Karadeniz’de gemilerin mi battı? Ama burası Marmara… Hah, hah, haaa…’’
Aklı sıra espri yapıyor kendince. Buna da cevap vermedim. Vermedim ama; en azından bir yumruk atmak için elimi de yumruk haline getirdim. Hafiften yanına da yaklaşınca; anında yüzü düştü. Hemen birkaç (ayıptır söylemesi) popo uzaklaştı yanımdan. Lakin can çıkar, huy çıkmaz. Bana korkarak ama yinede tahrik eder gibi baktı.
‘’Anladım, anladım. Yine dertlisin, yine kızacaksın. Ben hiç lafa başlamadan kaçayım en iyisi…’’
Korktu mu, yoksa yeni bir numara mı çekecek; anlamadım. Amma… Ah, şu saflığım ve iyi niyetim yok mu? Her zamanki gibi yine üstün geldi. Kazık yiyeceğimi bile, bile; ‘’İnsanlık bende kalsın…’’ ve; ‘’Dur laan!’’ dedim. Korktu. Korkunca aynı ben. Güldüm tabi.
‘’Tamam, tamam. kızmayacağım. Yeter ki lafını tartarak söyle…’’ dedim, ne derse beğenirsiniz?
‘’Valla lafımın terazisi yok ki…’’
Bu sefer harbiydi sanki. Doğrucu. Sorgulayıcı. Klişe değil, araştırıcı. Ama normal. Bizim kuşaktan nede olsa. Hiç unutmam, (yaşıyorsa kulakları çınlasın, vefat ettiyse toprağı bol olsun) bizim Ahmet Bozkurt isminde bir ilkokul öğretmenimiz vardı. Bizlere daha ilkokul 1, bilemedin 2. sınıftayken; mesela, ‘’üçer, üçer çık; üçer, üçer in.’’ Veya bir rakam verirdi, (ama gıcık bir rakam) o rakama, yedi gibi, dokuz hatta on bir gibi kıl rakamlarla in ve çık. Beynimizi, aritmetiğe ve pratik hesaba hızlı çalışmasını öğretirdi. Bir düşünün. İlkokul 1 veya 2. sınıf. Taş çatlasın 7 veya 8 yaşındayız. Anne ve babalarımız gönül rahatlığıyla; bakkala, fırına, çarşıya yollardı bizi. Geçmiş zaman işte. ‘’Kendim’’ ile benzer taraflarımızı gördüğümde, daha bir hoşgörüyle yaklaştım ona. Yinede bir farkımız vardı, o’da, beni kızdırması…
‘’Hayrola?’’ dedim. ‘’Hangi rüzgar attı seni?’’
‘’Bilmem. Seni böyle dalmış bulmuşken…’’
‘’Bir uğrayayım dedin, öyle mi?’’
‘’Evet…’’
‘’İyi. Uğradın. Çıkar ağzındaki baklayı. Ne yumurtlayacaksın bugün?’’
‘’Hiççç, Temmuz işte…’’
‘’Evet. Temmuz. Hem de çok sıcak…’’
‘’Haklısın’’ dedi. ‘’Çok sıcak. Hepte sıcak olmuştur Temmuzlar…’’
‘’Doğa…’’ dedim.
‘’Doğayı bozansa insan…’’ dedi.
‘’O’da doğru.’’
‘’Mesela 2 temmuz. Ne hatırlatıyor sana?’’
‘’Evlilik yıldönümümü…’’
‘’1981?’’
‘’1981…’’
‘’Ya 1993’ün 2 Temmuzu?’’
Baktım ‘’kendim’’ e. Hayret. Bir başkaydı bugün. Gözlerine baktım. Neredeyse Marmara Denizi gibi ıpıslak olacaktı, tertemiz.
‘’Sivas. Madımak; değil mi?’’ dedim, gözleri daha bir ıslandı.
‘’35’’ dedi. ‘’35 can Pepo, 35 can…’’
‘’Diri diri!’’ dedim.
‘’Acımasızca…’’ dedi.
İkimizin de gözleri bitmeye yakın günün, rengarenk olmaya başlamış ufuğunda birleşti. O rengarenk ufuktan, ta yanımıza kadar uzanan Marmara’nın lacivertlerine vuran yakamozların renk operasında ilk kez kavgasız ve yan yana oturuyorduk. Sessizliği yine o bozdu.
‘’3 Temmuz…’’ dedi. Baktım yüzüne. Hatırlayamadım. Ama o hatırlattı.
‘’Caddebostan’daki komşun…’’
‘’Kemal Sunal…’’ dedim. Hatırladım.
‘’Yıl 2000. Dün gibi değil mi?’’
‘’Evet, dün gibi…’’
‘’Yarınsa ayın 7’si.’’
‘’Ne olmuş ayın 7’sinde?’’
‘’Rıfat Ilgaz…’’
‘’1993 müydü?’’
‘’Evet…’’
‘’Bakıyorum kızdırmıyorsun beni…’’ dedim, güldü. Yüzüne baktım. Gülmesi, akranını kızdırmak isteyen afacan çocukların gülmesi gibiydi. Ağzımdan bir ‘’eyvah’’ çıktı tabi… Ama kime?
‘’Hadi, hadi…’’ dedi. ‘’İyisin, iyi…’’
‘’Doğum günümden bahsedeceksen, ona daha var. Ayın 27’sinde…’’
‘’Yok be kuzum. Biliyorum onu. Dünnn… Ben dünden bahsetmek istiyorum…’’ (5 Temmuz Cuma)
‘’Dün ne oldu ki?’’
‘’Erdek-Avşa-Marmara Adası deniz otobüs seferleri başlamış. 45 dakikaya inmiş…’’
‘’Ha, evet. Okudum gazetede. Güzel. Tebrik ederim…’’
‘’Halka hizmet canım, halka hizmetttt!!’’
‘’Evet…’’
‘’Fiyatı da tam emekli ve asgari ücretlilere göre ayarlanmış…’’ dedi sinsice gülerek.
‘’Öyle mi? İyi. Çok güzel… ’’
‘’He ya! Çok güzel, çokkkk…’’ dedi gülmesini sinsice sürdürerek. Gülmesini sürdürdüğüne göre kesin bir şey çıkacak arkasından. Ama şu merak yok mu, şu merak. Sormadan edemedim doğrusu.
‘’Kaç para ki?’’
Allah sizi inandırsın, aklımın ucundan şu kadarcık olsun, fesatlık geçmedi. Nasıl geçsin ki. Halka hizmet dedi. Fiyatı dar gelirliye göre dedi. Vakitten tasarruf dedi. Dedi de dedi. Gerçi bıyık altı gülüyordu ama hiçte kötü şeyler konuşmamıştık ki bu ana kadar. Yani, güzel şeyler söyledi. Eski günlerden, ölümsüz değerlerimizden; hepsinden; hatırladıklarımızı sevgi ve saygıyla andık. O zaman ‘’Tamam’’ dedim,‘’kendim, adam olmaya başlamış’’ dedim, ‘’olgunlaşmış’’ dedim. Hem; Erdek’te yaşıyorum, ama bir gün olsun, ne adalara gittim, nede bahsedilen o tarihi yerlere. Gülümsedim. Ama o! Sinsice ve dalga geçer gibi baktı bana. Kuşkularım artıyordu. Nitekim yanılmadım da…
‘’35 liracık! Bir kişi. Yalnız gidiş. Gidiş-Dönüş. Su’dan ucuz. 70 liracık. O’da bir kişi Pepo’cum…’’
‘’Efendim…’’
‘’Ya 35 lira be kuzum. Koyar mı sana?’’
‘’Bana bakkkk!!’’
‘’He. Baktım. Ne var? Ulan Pepo! Erdek’tesin. Bir adaya gitmedin. Al işte. 45 dakika. Vakitten tasarruf. Gidersin Avşa’ya, ohhh. Deniz, kum, güneş; yanında İnci… Hayatını yaşarsın, hayatını!!’’
Namussuz haksızda değildi ama; nerde bende o para!!! Kızmıştım artık.
‘’Şımardın sen yine…’’
‘’Bak şimdi. Bir daha anlatayım. Hesap ortada. Bir kişi 35 lira. Karı-koca 70 lira. Gidiş-dönüş 140 lira. Dönüşte baya geç ha. Ohhhh! Canına değsin. Deniz, kum, güneş. (yüzüme baktı ) Ama sen. Sen hesap adamısın. Evden getirirsin artık nevaleni suyunu şunu bunu filan. Yalnız!! Yalnız bir problem var. Getirdiğin nevaller; o kadar saate; dayanır mı, yeter mi, yetmez mi? (yine baktı) Tabi ki; hem yetmez, hem dayanmaz!! Düşünsene! O kadar saat! Nevaleniz suyunuz bitmiş. Acıktınız veya susadınız. Şöyle güzel bir yer gördünüz. Eh, sende insansın be Pepo. Canın çekmez mi bir çay, su, simit, peynir filan… Birazda oturursun bir yerde…’’ der demez…
‘’YETERRRR!! Yeter ulan yeter! KAŞINMAAA!!’’
‘’Ama biliyor musun? İstersen. Amma! Yalnız sen…’’
‘’Evet…’’ (ah şu saflığım)
‘’İstersen SEN!!! Beleş gidebilirsin…’’
‘’Nasıl?
‘’Kolay be oğlum! Söylersin kaptana ‘’deli emekli’’ olduğunu…’’
‘’Eee…’’
Önce ayağa kalktı, sinsice güldü ve kaçmaya hazır vaziyette delice baktı bana.
‘’Oturursun kaptanın kucağına, seni bedavadan; hem götürürrrr, hem getirir…’’ dedi ve topukları yayladı. Ama bu sefer kahkahalar atarak koşuyordu tıpkı gençliğimde koştuğu gibi. arkadan baktı, geliyor muyum diye; bense… Koşmadım bile. O kahkahalar atarak hala koşuyordu beni kızdırmanın verdiği hazla, bense sadece bakıyordum ‘’kendim’’ e. ‘’Kendim’’ ise, çoktan gözden kaybolmuştu bile.
Gün artık bitiyordu. Güneşse tamamen batıyordu ufukta, geceye kendisine has ve haz veren kızıllığını bulutsuzluklara hediye ederken; can-ı yürekten.
Güldüm. Bir daha güldüm. ‘’Kendim’’ in kahkahaları insanlara sirayet ederken, bende koyuverdim kendimi. Gülmelerimi kahkahalara döndürdüm, sol tarafım buruklaşırken, bir Temmuz akşamının Erdek’inde…
Pepo-07 Temmuz 2019- Erdek

Not: 1) yazı aslında 6 Temmuz cumartesi günü yazıldı, rütüşü filan anca bugün bitti.
2) geçen yazımda ‘’zamcık’’ kelimesini kullandım naçizane. Hatırlayanınız varsa, değerli hocam Levent Kırca’nın ‘’Olacak O Kadar’’ skeçlerinden birinde kullandığı bir kelimeydi o kelime. Bu vesileyle değerli hocam sevgili Levent Kırca’nın önünde bir daha saygıyla eğilir ve kendisini tanıdığım içinde, onur duyarım. İyi ki vardın ve kim ne derse desin; hep varsın sevgili Levent hocam…Pepo

SPONSOR REKLAMLAR

BENZER HABERLER

GIDIKLAMA – Pepo Zarko
GIDIKLAMA – Pepo Zarko

GIDIKLAMA – Pepo Zarko TUZLU VANİLYALI DONDURMA ‘’1973 yılının gençliğini doludizgin yaşadığım günlerdi. Evimiz Beyoğlu’na yakın

Istakozun Günlüğü – AFORİZMALAR
Istakozun Günlüğü – AFORİZMALAR

Istakozun Günlüğü – AFORİZMALAR Recai ÇEVİK “FİAT JUSTİTİA ET PEREAT MUNDUS:’’ Latin atasözü. “Dünya yıkılsa da adalet

Istakozun Günlüğü – ŞİİR HIRSIZI
Istakozun Günlüğü – ŞİİR HIRSIZI

Istakozun Günlüğü – ŞİİR HIRSIZI Recai ÇEVİK Baktım denizler bitmiş Kumsal kan içinde Kapılar gıcırtılı Yollar ince yollar çakıllı

Facebook Hesabınızla Bu Habere Yorum Yapabilirsiniz

Yorum Yap

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
reklam

KÖŞE YAZARLARI